İlhan Sungur
Kartlı yaşam güzeldir, özellikle karta muhtaç değilsen…
Kartlı yaşam güzeldir, özellikle karta muhtaç değilsen…
Haz 21st
Paketlenmiş gıdaların radyasyona tabi tutulduğunu biliyormuydunuz?
Türkiyede gıdaların radyasyonlanması ile ilgili Gıda Işınlama Yönetmeliği 6 Kasım 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sessiz sedasız…
Ve radyasyon verildiği gıda paketleri üzerinde asla gösterilmiyor.
Gıda felaketleri GDO’lu ürünlerle başlamadı.
Hayırlı olsun…
Haz 15th
Yemek çeklerinde %11′lik komisyon Rekabet Kurulu gündeminde. BDDK da faizi kredi kartını katlayan ek hesapları mercek altına aldı. Milyonlarca çalışan ve onbinlerce lokanta esnafını zora sokan iki kara deliğe inceleme geliyor. Sabah’ın gündeme getirdiği yemek çeklerindeki yüzde 11′lik rekor komisyon oranıyla ilgili şikayetlerin Rekabet Kurulu gündemine alındığı belirtilirken, faiz oranları yüzde 5.5′le kredi kartının iki katına ulaşan ek hesapların ise Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) tarafından mercek altına alındığı öğrenildi. Hem şirketlerin çalışanlarına verdiği yemek çeklerindeki yüksek komisyon oranı, hem de destek hesaplardaki aşırı faizler uzun süredir büyük tüketici ve esnaf arasında yoğun şikayetlere neden oluyordu. Çalışmaların önümüzdeki günlerde tamamlanıp her iki alanda da yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi bekleniyor. Özellikle düzenli maaşı olan çalışanların kredi kartına alternatif olarak kullandığı destek hesap faizlerinin yüksekliği geçtiğimiz haftalarda Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz tarafından da bir şikayet olarak dile getirilmişti. BDDK’nın konuyla ilgili çalışma başlattığı öğrenildi. Bankacılık sisteminin Kredili Mevduat Hesabı (KMH) olarak adlandırdığı ek hesaplardaki faizin oranına ilişkin sınırlama getirecek modelin ayrıntıları ise henüz netleşmiş değil. Kulislerde BDDK’nın, Merkez Bankası’nın kredi kartlarında uyguladığına benzer şekilde bir üst faiz limiti uygulayabileceği konuşuluyor. Ek hesaplara piyasadaki en yüksek oran olarak kabul edilen temerrüt faizi oranına benzer bir seviyede (aylık yüzde 4.2) limit getirilebileceği kaydediliyor. Bankaların ek hesap faizlerine uyguladıkları aylık faiz oranı halen yüzde 4.5 ile 5.5 arasında değişiyor. Bu oranlar, ek hesaplardaki faizin Merkez Bankası’nın kredi kartları için belirlediği aylık yüzde 2.80′lik üst limitin iki katına ulaştığını gösteriyor. Tüketici kredi kartında nakit çekim yaptığında ödediği yıllık bileşik faiz oranı yüzde 39.2 olarak gerçekleşirken, ek hesaplardaki yıllık bileşik faiz yüzde 90′a ulaşıyor
Finansgündem
Mar 18th

“FED, uzun yıllar boyunca kredi kartı sektörünün çıkarlarını tüketicilerin çıkarlarından daha fazla önemsedi. Bu ay açıklanan taslak kurallar da rahatsız edici ölçüde yetersiz kalıyor. Oysa kredi kartlarıyla ilgili kuralları belirleme yetkisine sahip olan Merkez Bankası’nın tüketicilerden yana tavır alması gerekir. Mevzuat, bütün gecikme faizlerinin ve diğer cezaların bir tefeci mantığıyla değil, makul ve ölçülü biçimde belirlenmesini gerektiriyor. Genel olarak bakıldığında, kredi kartı şirketlerinin bu kurala saygı duymadığını görüyoruz. Dolayısıyla, bu cezaların nasıl uygulanacağı konusunda Merkez Bankası çok net kurallar belirlemelidir.”
USA Today Bank of America’nın vereceği kredilerin limitini müşterilerinin kazançlarıyla sınırlama kararını destekliyor. Gazete, bunun hem tüketicilerin, hem iş dünyasının hem de hükümetin çıkarına olduğunu savunuyor.
“Bankalar, geçen yıl kredi limitini aşan müşterilerine verdikleri kredilerden 38,5 milyar dolar kazandılar. Finans sektörü, yıllarca bu uygulamayı müşterilerin talebi doğrultusunda sürdürdüğünü ısrarla vurguladı. Şimdi, büyük bir bankanın müşterilerini sağılacak inek gibi görmekten vazgeçmesi, sevindirici bir karardır. Belki bundan sonra bir Wall Street firması da yatırımcıları kırpılacak koyun gibi görmekten vazgeçer. On yılı aşkın bir süredir, tüketiciler gelirlerinin üstünde harcamalar yaptılar ve bankacılık sektörü de bunu teşvik etti. Mali sorunlardan kurtulmak için herkesin geliri kadar harcama yapması, bunun üstünde harcama yapmak istediğinde “hayır” cevabı alması hem tüketiciler hem de bütün ülke açısından olumlu bir gelişmedir.”
Finansgündem’den
Mar 11th
“AB çerçeve sözleşmelerinde hayvanlar mal değil, hissetme yeteneğine sahip varlıklar olarak kabul edilmiştir.”
Ülkemizde 2004 yılında, binbir zorlukla çıkartılan “Hayvanları Koruma Yasası” doğru dürüst uygulamaya konulamamış ve ne yazık ki, hayvan hakları medeni bir ülkede olması gereken düzeye halen gelememiştir. Oysa, AB Ülkelerindeki hayvan hakları, ulusal yasalarda “hayvanlarda kişilik” kavramını tartışabilecek boyutlara ulaşmış ve AB çerçeve sözleşmelerinde hayvanlar artık mal değil, hissetme yeteneğine sahip varlıklar olarak kabul edilmiştir.
Diğer yandan, aynı batı ülkelerinin geçmişine baktığımızda tam tersi bir tablo görebiliriz. İnsanların köle, soylu, alt-üst insan gibi kavramlarla kategorize edildiği Ortaçağ Avrupa’sında hayvanların durumu içler acısıyken, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli gibi düşünürlerin yetiştiği bu topraklarda “yaratılanı severim yaratandan ötürü” düşüncesi yaşama da uygulanıyor ve hayvana karşı duyulan sevgi batıda alay konusu olacak kadar yoğunlaşıyordu. Bu sevgi, saygı boyutundaydı. Evlerde hayvan beslenmiyordu ama hayvanlara günümüzdekinden daha fazla değer veriliyordu.
Peki bu günlere nasıl gelindi? AB yasalarında iyileştirilmiş olan hayvan hakları toplumda da kabul gördü mü? Ülkemizde hayvan hakları ile ilgili yasal düzenlemeler yapılırken halkımızın hayvan haklarına bakışında herhangi bir değişme oldu mu? Yazımızda bu sorulara yanıt arayacağız.
Geçmişten bu yana ülkemizde hayvan hakları
Türklerin eskiden beri hayvanlara büyük değer verdiği bilinir. Kartal, geyik ve kurt gibi hayvanlar Türk Boylarının simgesi olmuştur. Atalarımız, ölen atlar için mezar taşları ve kitabeler yaptırmışlardır. Kaya resimleri ve kilimlerde hayvan figürleri çoğunluktadır. Edebiyatta, türkülerde vb., hayvan sevgisi hissedilir derecede vurgulanmıştır.
Bu sevgi, Osmanlı döneminde de devam etmiştir. Hayvan sevmek dinin de bir gereğidir. İslam dininde bütün mahlukata şefkatle muamele yapılması emir olunur. Hayvanlara zulmün cezası ağırdır. Çünkü, hayvanların Allah’tan başka koruyucusu yoktur. Hayvanlar riayet edilmesi gereken haklara sahiptir. Ancak, köpekler temiz olarak düşünülmediği için, Kuran-ı Kerimde yasaklayıcı bir hüküm olmamasına rağmen, ev hayvanı olarak kabul görmemiştir.
Hayvanlar özellikler Rönesans döneminde Avrupa’da aşağılanırken Türkler tarafından el üstünde tutuluyor, sinek, pire bit gibi hayvanlar bile günah olacak diye öldürülemiyordu. Hayvanlara verilen değer karşısında batılı yazarlar hayretler içinde kalıyor, bazıları bunlara olan hayranlıklarını gizleyemezken, bazıları alay ediyordu. İşte bir zamanlar Osmanlıda batılıları şaşırtan manzaralardan bazıları:
Hayvan ve ağaçlar yararına oluşturulan vakıflar,
Kediler için yapılmış binalar,
Hayvanların beslenmesi için tahsis edilmiş uşaklar,
Hayvanların beslenmesi için bırakılan miraslar (Örneğin sadece Beyazıt Vakfiyesinde kuşların beslenmesi için yılda 30 altın ayrılmıştı),
Kedilerin beslenme saatlerinde zengin ve kibar Osmanlıların kedileri her gün düzenli olarak kebaplarla beslemeleri,
Kasap ve lokantaların önünde sıraya girmiş hayvanlar,
Sokak hayvanları için düzenlenen şiş kebap günleri,
Hacı Baba mertebesine yükseltilmiş leyleklere sanki kutsalmış gibi yapılan muameleler,
Sonbaharda geri dönemeyen ve bakıma ihtiyaç duyan leylekler için bakım merkezleri,
Dünyada örneğine rastlanmayan Bursa’daki Leylek (Gurabahane-i Laklakan), Dolmabahçe’deki kuş ve Üsküdar’daki kedi hastaneleri, Cami ve mezarlıklardaki suluklar, kuş evleri, hatta mimari açıdan eşi ve benzeri bulunmayan kuş köşkleri,
Her hafta kurulan pazarlarda varlıklı ailelerin kafesteki kuşları satın alıp özgür bırakma geleneği,
Sokakta doğurmuş bir hayvan gördüklerinde hemen oracığa bir kulübe yaptırmak için yarışan insanlar,
Yük hayvanlarına fazla yük yükleme tarzındaki merhametsiz uygulamalara karşı çıkartılan fetvalar, bu hayvanlara aşırı yükten dolayı ıstırap çektiren insanlara aynı yükü taşıtarak ceza verilmesi vb. Bu tablonun hayvanlara karşı bizden çok farklı bir bakış açısına sahip olan batılıları şaşırtmaması olanaksızdı. Nitekim, Fransız rahip Du Loir, ünlü seyahatnamesinde, 1600′li yıllarda Türklerde hayvanlara karşı duyulan hislerin dini bir görev mertebesine çıkarıldığı, insanlık fazileti olan hislerin hayvanata duyulmasının doğru olmadığını söylemiş ve yukarıdaki uygulamalarla alay etmişti.
Batılı yazarların neredeyse tamamı köpeklere en iyi bakan milletin Türkler olduğu konusunda birleşiyorlar ve Türklerin tüm mahlukatla iyi geçindikleri, tabiata aşık oldukları konusunda yazılar yazıyorlardı.
Ancak, o dönemlerde İstanbul’da el üstünde tutulan sokak köpeklerinin sayısı yıllar geçtikçe artıyor ve bazı sorunlar çıkıyordu. Dini nedenlerle hayvanların öldürülmesi olanaksızdı. Bu nedenle başka bir çözüm bulunmalıydı. İlk olarak I. Ahmet döneminde, sokak köpeklerinin toplanarak Anadolu yakasına atılması denendi.
Bu geçici çözüm tabi ki sonuç getirmedi ve köpekler İstanbul sokaklardaki yerlerini kısa sürede tekrar ele geçirdiler.
Batı kültürü, ülkemizdeki etkisini arttırdıkça hayvanların değerleri azaldı; henüz halkta değişiklik olmasa da batı terbiyesi alan aydınımızın köpeklere bakış açısı değişmeye başladı. Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde köpekler toplu olarak Hayırsız Ada’ya sürgün edildiler. Ancak, halk buna isyan etti ve köpekler geri alındı. Halk, hayvanlara kötü davranmanın uğursuzluk getireceğine inanıyordu. Nitekim onları doğrularcasına, bu olaylardan birisinin ardından Mısır ordusu Kütahya’ya kadar uzandı, diğerinin ardından da büyük yangınlar çıktı.
1910 yılında diğer bir Hayırsız Ada vakası daha yaşandı. İktidardaki İttihatçıların izniyle, Şehremini Suphi Bey, neredeyse bütün sokak köpeklerini Hayırsız Ada’ya yolladı. Namuslu hiçbir Türk bu aşağılık görevi üstlenmediği için nakil işleminde serseriler kullanılmıştı. Adada yiyecek bulamayan köpekler açlıktan birbirlerini parçalayarak öldüler. İstanbul halkı yine haklı çıktı; uğursuzluk kol gezmiş ve Balkan savaşı patlamıştı.
Hayırsız Ada vakası, o dönemlerde Avrupa’da hayvanlara yapılan kötü muamelelerin yanında çok masum kalmasına karşın hayvan koruma tarihimize kara bir leke olarak yerleşmiştir.
Günümüz Türkiye’sinde, AB uyum yasaları çerçevesinde, “Hayvanları Koruma Kanunu” çıkarılmış olmasına rağmen hayvanlara yapılan muameleler iyi durumda değildir. Tecavüzler, işkenceler, toplu itlaflar vb. haberler hayvan sever Türk Halkını derinden üzmektedir.
Avrupa’da durum
Bütün tarihçilerin kabul ettiği gibi, bir zamanlar Avrupa’da hayvanlar bizimkinin aksine felaket bir durumdaydı. İnsanların hayvandan üstün olduğunu ispat edecek gösterilerden büyük zevk alınırdı. Örneğin, Roma’daki dev arena Colesseum’un açılışında dokuz bin hayvan öldürülmüştü. İddialara göre, bu gelenek devam etmiş ve Kuzey Afrika ve Yakındoğu’daki fil ve aslanların kökü kurumuştu.
Kediler şeytan olarak nitelendirilmiş, diri diri ateşe atılmak, asılmak, temellere harç olarak kullanmak gibi sayısız işkencelere maruz kalmıştı. Saint-Jean bayramında kediler torbalarla alevlere atılıyor ve yanarak kaçışırken tepelerine çullanılıyordu.
Köpekler deri ve etleri için öldürülüyordu. Bazı Avrupa ülkelerinde birkaç yıl öncesine kadar kedi ve köpek kürkü işleyen dükkanlara rastlanabiliyordu. Almanya’da köpek kasapları vardı.
Descartes’e göre hayvanlar canlı bile değildi, hatta acı çekmeyen makinelerdi. Böylece, hayvanlar üzerinde bayıltmaksızın deneylerin yapılabilme yolu açılmıştı. Muhalif kanattan olan Leonardo da Vinci hayvanların acılarına önem verdiği için arkadaşları tarafından alay konusu olmuştu.
Aristoteles bazı insanların doğasında kölelik olduğunu savunarak köleliği normal bulmuştu. Ona göre köle bir maldı. Kölelerin bile değeri yokken hayvan haklarından bahsedilmesi olanaksızdı. 19. Yüzyıla kadar kilisenin etkisiyle hayvan koruma dernekleri açılamadı.
Veteriner okulları da açılamıyordu. Üstün varlık olan “insan” için toplanmış bilginin hayvanlara uygulanması utanç vericiydi, ancak 18. yüzyılda sığır vebası hastalığı tüm sığırları yok edip ekonomiyi çökertme noktasına getirdiğinde bu okulların açılmasının insan menfaatine olduğuna karar verildi.
Eskiden Rönesans hümanizmine hakim olan “her şey insanlığın hizmetindedir, hayvanlar ve asil olmayan insanlar aşağılık ve ilkel canlılardır” anlayışının izlerini günümüzde görebiliyoruz.
Hayvanların sokakta yaşama hakkına bundan 100 yıl önce son verilmiştir. Artık, sahipsiz hayvanlar sahiplendirilemedikleri takdirde en fazla 30 gün içersinde öldürülmektedirler. Özellikle tatil sonlarında köpeklerin otobanlara atılarak ezilmeleri görünen manzaralardandır.
Çeşitli ülkelerde boğa ve horoz dövüşleri, tam bir eziyet haline gelen tazı yarışları, yunus ve balina katliamları halen devam etmektedir. Tıbbi deneylerin yanı sıra, ilaç, kozmetik, silah, oyuncak vb. gibi sektörlerde her yıl milyonlarca hayvan yok edilmektedir
Dövüş köpeği çok yakın bir geçmişte İngiltere’de yaratılmıştır. İngiltere’de kraliyet ailesinin öncülük ettiği sürek avları dünyaca meşhurdur. Buna karşın dünyada “hayvanları koruma günü” ile ilgili ilk kararı İngiliz parlamenterler almıştır.
AB yasalarında sokak köpekleri konusunda kesin hükümler yoktur. Her ülke kendi koşullarına uygun önlemler alır. İtalya’da bine yakın barınakta 640.000 köpek, 1290 kedi yaşatılmaktadır. Almanya’da binden fazla hayvan koruma derneği ve barınağı olup hiç bir barınakta hayvan öldürülmemektedir. Bunun yanı sıra, İngiltere’de sahipleri tarafından aranmayan başı boş hayvanları kısa bir süre bekletip öldüren barınaklar da, bu uygulamaya karşı çıkıp yaşatan barınaklar da vardır. Bu ülkede 2003 yılında yapılan bir araştırmaya göre, öldürülen sahipsiz köpeklerin sayısı yılda 100.000 civarındadır.
“Sokak köpeği” kavramı nadir de olsa İtalya, Yunanistan gibi ülkelerde vardır. Bunların neredeyse tamamı evlerinden atılan hayvanlardır. İtalya’da her yıl 300.000′e yakın köpek ve kedi sokaklara atılmaktadır.
Görüldüğü gibi, bu gün dahi AB ülkelerinde hayvan haklarının durumu iyi sayılamaz. Zaten mevcut durum oradaki hayvan korumacıları da tatmin etmemekte, militan hayvan korumacılar baskın, kundaklama, sabotaj, başbakanlara bombalı mektuplar, hayvan kaçırma gibi eylemlere gitmektedirler.
Diğer yandan hayvan hakları, Avrupa Birliği Komisyonunca izlenmekte ve hayvan hakları ihlalleri yapan ülkeler Avrupa Adalet Divanında yargılanabilmektedirler. Örneğin Yunanistan, hayvanların nakli konusundaki yasalara uymadığı ve acısız kesimi yeterince sağlamadığı gerekçesiyle, Avrupa Adalet Divanı’na verilmiştir.
Avrupa Birliği’nin ilk olarak 1957′de kaleme aldığı çerçeve sözleşmesinde hayvanlar tarımsal ürün olarak kabullenildi, fakat ilk kez 1991-1992 yıllarında toplanan hükümetler arası bir konferans sırasında hayvan hakları konusu gündeme alındı. 1997′de imzalanan “Amsterdam Anlaşması” ile hayvanlar duygulu varlıklar olarak kabul edildiler. Ama at yarışları, boğa güreşleri, tazı yarışları, tazı ile avlanma konularında üye ülkelere serbest bırakıldılar.
Bu gün AB ülkelerinde 300 milyon ev hayvanı beslenmektedir. Ancak, köpeklere gösterilen bu ilgi kesim hayvanlarına gösterilmemiş, açık renkte et üretmek için kansızlığa mahkum edilen, yatacak samanı bile bulunmayan, kendi etrafında dönmelerine bile izin vermeyecek kadar dar bölmelerde tutulan danalar Avrupalının ilgisini çekmemiştir. Bizde ise ineklerini “sarı kızım” diye seven köylülerimizi her yerde görmek mümkündür.
Hayvanlarla ilgili yasalarımızı ve icraatı eleştirebilir, münferit olaylara rastlayabiliriz ama yine de insanımızdaki hayvan sevgisine laf edilemez. AB ülkelerinde daha fazla sayıda hayvan besleniyor olması, onların bizden daha fazla hayvan sevdiğini göstermez. Halkımız hayvandan uzak kalabilir, hatta bazıları ondan korkabilir ama bütün bunlar hayvanlara kötü muamele yapılmasına yandaş oldukları anlamına gelmez.
AB ülkeleri düzeyinde uygulanan hayvan koruma yasalarıyla ülkemizde hayvan haklarının çok daha iyi duruma geleceğinden şüphemiz yoktur. Ancak, günümüz Türkiye’sinde özellikle yönetim kademelerindekilerin hayvan haklarına karşı duyarsızlıkları geneldeki manzarayı çok olumsuz etkilemekte ve dışarıdan bakıldığında hayvan hakları karnemiz hiç de iyi gözükmemektedir.
Aynı insan hakları karnemiz gibi…
Kaynak:www.fatihbelediyesiyedikulehayvanbarinagi.com
Şub 28th
2001 krizinde işsizliğin artması ve reel ücretlerin düşmesi ile birlikte, hane halkının ücretli kesiminde ciddi bir ödeme güçlüğü sıkıntısı ortaya çıktı. Ödeme güçlüğü ile karşılaşanların büyük bölümü kredi kartı borçluları idi.
Böyle bir olaya hükümetin de ilgisiz kalamayacağı açıktı. Olay öncelikle Bankacılık düzenleme ve denetleme Kurulu tarafından sahiplenildi ve 1993 yılından beri bekleyen Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanun Tasarısı üzerinde gereken güncellemeler yapılıp meclise sunuldu.
1993 yılında bu kanunun ilk taslağı hazırlandığında hedef, tüketici/kart hamili haklarının korunması değildi. Hedef kredi kartları işlemlerinin güvenliği idi.
Banka kartları esas olarak bir mevduat hesabına bağlı olarak çıkarılan ve hesaptan işlem yapmak için mudiyi bankaların çalışma saatlerine olan bağımlılığından kurtarmayı, 7 gün 24 saat hesabına erişerek işlem yapma olanağı sağlamayı amaçlayan bir araçtır. Kredi fonksiyonu yoktur ve tümüyle şifreli ve on-line otorizasyonlu çalışır. Bu nitelikleri ile kredi kartlarından önemli ölçüde farklılaşır.
Yasa koyucu pek çok yerde banka kartı kredi kartı ayırımı yapmadan, “kart” terimi ile düzenleme yaptığından kuralın hem banka kartlarına hem de kredi kartlarına uygulanması zorunluluğu ortaya çıkmakta, bu durum ise kredi kartı için anlamlı olan bir düzenlemenin banka kartı için yanlış veya anlamsız olması sonucunu doğurmaktadır. BU konuda yasada örnek epeyce fazladır.:
Bu nedenle, harcama belgesi için “…kart hamilinin işlemden doğan borcu” ifadesi kredi kartı işlemi için doğru olurken, banka kartı işlemi için ancak bir hesap özeti görevi görmektedir.
Banka ve kredi kartları için hazırlanmış yasa kredi kartlarına mahsus hükümlerle banka kartlarına mahsus hükümleri ayrıştırılmalı idi. Bankalar tarafından ihraç edilmiş olmaları ve her ikisinin de ileri teknoloji kullanıyor olmaları, hukuken aynı statüye konmaları için yeter sebep değildir. Yasanın banka kartları ve kredi kartlarını birlikte kapsayacağı alan yalnızca güvenlik ve kalite standartlarını belirleyen kurallar olmalı idi.
Kas 19th
Samsun’da çalıştığı bankada sayım sırasında arkadaşlarına para alıyormuş gibi şaka yapınca başına gelmedik kalmadı! SAMSUN (İHA)
Samsun’da görev yaptığı bankada akşam sayımı sırasında arkadaşlarına para alıyormuş gibi güvenlik kamerasına doğru şaka yapan bayan operasyon şefi, bir gün sonra bankadan 50 bin euronun çalındığının ortaya çıkması üzerine ‘zimmet’ suçundan 7 yıl 6 ay hapis, 30 bin TL’de para cezasına çarptırıldı.
Mahkeme heyeti ayrıca, bayan bankacının 50 bin euro parayı de geri ödemesine karar verdi. TEB Samsun Şubesi’nde operasyon şefi olarak görev yaparken akşam sayımından sonra kasaya konulmak üzere çantaya konulması gereken paraların arasından 50 bin euroyu kendi çantasına koyduğu iddiasıyla ‘zimmetine para geçirmek’ suçundan hakkında dava açılan Dilek Şahin (34) Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanması sona erdi. Tutuksuz olarak yargılanan Dilek Şahin, hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.
Müdürlüğe terfi beklerken güvenlik kamerası karşısında böyle bir olayı gerçekleştirmesinin mümkün olmadığını belirten Şahin, “Normalde kasayı sayarak teslim alıyoruz. TL ve dövizi ayrı ayrı çantalara yerleştiriyoruz. Paralar elimizdeydi. O sıra gişedeki bir arkadaş, ‘Paraları aldık. Elinde paralar nereye gidiyorsun?’ deyince kameraya doğru şaka yaptım. Bu sırada arkadaş kameranın çektiğini gösterdi. Şakalaşıp parayı kasaya gönderdik. Bir gün sonra 50 bin euro kasa açığı çıktı. Bana, ‘Sen kameraya doğru şaka yapmıştın, sen almış olabilir misin?’ diye sordular.
Müfettişler geldi ve daha sonra hakkımda dava açıldı. Birileri parayı aldı, kameraya doğru şaka yapınca olay benim üzerime kaldı” dedi. Bankanın güvenlik kamerası kayıtlarında şaka olayı saniye saniye kaydedilirken, paranın alınma olayının ise kesin olarak belli olmadığı ortaya çıktı. Mahkeme heyeti, Dilek Şahin’i vicdani kanaatlerine göre ‘zimmet’ suçundan 7 yıl 6 ay hapis, 30 bin TL de adli para cezasına çarptırdı. Şahin’in ayrıca 50 bin euro parayı geri ödemesine karar verildi. Dilek Şahin’in avukatı Suat Uzun, Yargıtay’a itirazda bulunacaklarını söyledi
Kas 10th
“Üsküdardan entariyi kaldırmak, Merkez Kumandanlığı koğuşunda kadın döndürmemek, yahut sokakta aynı arabaya binen kadın ve erkeklerden karı-koca vesikası sormamak, hemen hemen devrimcilik gibi ileri davranışlardı. Gözleri Mustafa Kemal gününde açılmış olanlara, 1913 avuntuları ne kadar gülünç gelir.”
Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı.
Kas 9th
İlkelerin olacak, seni satın alamayacaklar…
Aptalların uydurduğu
Atasözlerine inanmayacaksın
“Paranın satın alamayacağı şey yoktur”
“Herkesin fiyatı vardır” gibi sözlere kanmayacaksın.
Onurunla, kimliğinle ve beyninle akıllı yaşayacaksın.
Üreteceksin, seveceksin, sevileceksin.
İnançlarının arkasında duracaksın.
Sevgilerin karşılıksız, yardımların gizli olacak…
Seni attan ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın!
Çünkü sen insansın.
Ve bunu yakaladığın gün bembeyaz yaşayacaksın.
Müjdat Gezen
Kas 2nd
Bu aralar, banka yöneticilerinin, Murphy yasalarından “hayatta hiçbir iyilik cezasız kalmaz” kuralını andıklarını düşünüyorum. Yaptıkları iyi bir girişimin kamuoyunda bu kadar kötü algılandığı başka bir örnek oldu mu hatırlamıyorum doğrusu. En az 10 yıldır zaman zaman dile getirilen, ülkemizdeki tüm ATM’lerin bütün kartlara açık olması hayali nihayet gerçekleştirildi ve kamuoyuna gururla duyuruldu. Banka kartları sektörü için gerçekten önemli bir aşama gerçekleştirildi. Fakat alınan işlem komisyonlarının ön plana çıkmasıyla, bankaların kendilerine yeni gelir kaynakları yaratma çabasından ibaret bir girişim değerlendirmesiyle yüz yüze geliverdi. Kart hamillerine getirilen geniş ATM ağına sahip oluverme avantajı bir kenara bırakılıverdi. Tüketici dernekleri, emekçi haklarını koruyan sendikalardan çok daha cevval bir şekilde bu konuda savaşıyor. Takdir etmek lazım. Bankacılar ise “Bedava hizmet verilemez, elbette her hizmetin bir bedeli olacak!” diye uygulamalarını savunuyorlar. Kimin ne kadar haklı olduğunu anlamak için bu uygulamayı biraz daha detaylı analiz etmek gerekiyor. Devamını Okumak için »
Eki 29th
başlangıç
onlar
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
en bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
asırda onlar yendi, onlar yenildi.
çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.
Eki 28th
Başka Yerde Olmak
on iki sıfır beş’te izmir’de bir yıldız kaydı
imbat durmuştu kan ter içindeydim
akdeniz’in elindeydim söz temsili
ışıklı bir tesbih karşıyaka’ydı
istanbul deyip mendebur sisli
bir deniz kahvesinde içiyordum
istanbul soluk yeşil bir tramvaydı
sultanahmet demişti inliyordu
on iki sıfır beş’te izmir’deydim allahım
şiir deniz gibi kımıldıyordu
on iki on beş’te istanbul’a dağılmıştım
hilâl gibi bir kızcağız beşiktaş’ta
rüyasını dokuyordu ondan bıkmıştım
çiğ mürekkep ve aseton kokuyordu
sarıyer’de balıkçılar denizi çekiyordu
deniz büyük büyük içini çekiyordu
on iki on beş’te bir kadeh cin parlatmıştım
kadehimi kırmıştım elim ayağım telaşta
vezüv içime çökmüştü şaşırmıştım
napoli’de gözlerim güneş diye doğmuştu
on iki on beş’te istanbul’da allahım
gökyüzü birdenbire buz gibi soğumuştu
on iki otuz beş’te napoli garında bir tren
çırpınıyordu aşağılık bir gemici barında
ben burnumu şaraba sokmuştum
katiyyen sarhoştum kirpiklerim yanıyordu
santa-lucia civarinda bir karanlık
bir iştahsız orospu bulmuştum bilmem neden
uyuyup uyuyup uyanıyordu
on iki otuz beş’te napoli garı’nda ben
utanmasam bilet parası dilenecektim
paris diye ölecektim uzaktan
notre-dame’ın çığlıklarını dinliyordum
kalbim köpürmüştü anlıyordum
on iki otuz beş’te napoli’de allahım
uyuyamıyordum uyuyamıyordum
on iki elli beş’te paris’te kan çıktı
içimdeki bozgun büyüyordu herkeste
bir telâş vardı herkes acıkmıştı
önüne gelen bir sual soruyordu
ben daima bir sual soruyordum
afrika bulut gibi üstüme yürüyordu
on iki elli beş’te sen uyandığın zaman
ben paris’teydim gare du l’est’de
yoksul bir oteldeydim kahrımdan
seni terketmiştim hırsımdan
kendimi içkiye vermiştim mektuplarını
yakıp yırtmıştım bütün mektuplarını
bana yazdıklarını, yazmadıklarını
on iki elli beş’te içimde isyan çıktı
paris çıldırmıştı ben çıldırmıştım
artık öteki ömrümü yaşayacaktım