Kardashian Kartı

Introducing the Kardashian MasterCard!

by Celebuzz on Oct. 28, 2010 11:02 AM / Leave a Comment

Introducing the Kardashian MasterCard!

You’ve been keeping up with the Kardashians, and very soon you’ll be able to swipe with the Kardashians — the Kardashian prepaid MasterCard, that is!

Yes, you can have your very own card — complete with photo of Kim, Kourteney and Khloe — thanks to a partnership between the Kardashians and Mobile Resource Card, where they created their very own Kardashian Prepaid Mastercard. In a statement on her blog, Kim said the following of the endeavor:

To me, the coolest thing about this prepaid card is that when you get the card you also get a Mobile Mone account for free and you can transfer your money between your accounts when you need it, using your phone. It’s like having an ATM in your phone, LOL. No one likes going to banks and ATMs and we’re constantly on our phones, so why not make it easy to manage your money from your mobile!?

The cards will be available in November, and the Kardashian gals will be hosting a launch party on November 9 at the uber-hip PASHA NYC.

Can you imagine whipping out a Kardashian card and charging things with it? What’s the first thing you’d buy with it??? Comment it up!

Kredi kartı ile istihdama destek

Sabah 19 ekim 2010

Kredi kartı işsizliği azaltıyor

  • 19.10.2010

Bankalararası Kart Merkezi ile Gazi Üniversitesi’nin araştırmasına göre kredi kartı harcamalarındaki bir puanlık artış, bin 800 kişilik istihdam yaratıyor

Alışverişlerde nakit yerine kredi kartı kullanmak ekonomiye istihdam artışı olarak yansıyor. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) ile Gazi Üniversitesi Maliye Bölüm Başkanı Prof. Dr Şükrü Kızılot öncülüğünde hazırlanan ve kredi kartlarının enflasyon, istihdam ve üretim ile olan ilişkisinin ”ilk kez” ortaya konulduğu raporda ilginç veriler yer aldı. Kredi kartı harcamalarındaki 1 TL’lik artışın Gayri Safi Yıllık Hasıla’yı ( GSYH) 1.42 TL artırdığı bildirilen raporda, “Kredi kartı harcamaları yüzde 10 arttığında GSYH ortalama 5 milyar 200 milyon TL artıyor” denildi. Raporda kredi kartı harcamalarındaki her yüzde 1′lik artışın istihdamda ilk yıl bin 800 kişilik, ikinci yılda ise 9 bin kişilik yeni istihdam yarattığı belirtildi. 2008-2009 arasında krize rağmen istihdamdaki 101 bin kişilik artışın 8 bin 500 kişilik kısmının nakit yerine kredi kartı kullanımı sonucu oluştuğu ifade edildi. Alışverişlerde nakit yerine kredi kartı kullanımının enflasyonu düşürücü etki yaptığı belirtilen raporda, şunlar kaydedildi: “Para arzındaki bir artış aynı dönemde enflasyonu 0.17 oranında artırırken, kredi kartı harcamaları aynı dönem enflasyonu 0.017 oranında düşürüyor. Kredi kartı harcaması artışının enflasyonu artırıcı etkisi yaklaşık 6 ay sonra ortaya çıkıyor. İlk 6 ay içerisinde de harcamaların nakit para yerine kredi kartı ile yapılması enflasyonu düşürüyor.” Kredi kartı harcamalarındaki yüzde 1′lik artışın vergi gelirlerini yüzde 0.85 artırdığı, 1 liralık nakit kullanımı yerine bin liralık kredi kartı kullanımının vergi gelirlerini 20 lira yükselttiği

YABANCILAR 5 MİLYAR $ BIRAKTI
2010′daki ilk 9 ay, geçen yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında banka kartlarının işlem adedinde yüzde 15 ve ciroda da yüzde 17.5 oranında artış kaydettiği bildirildi. Yabancılara ait kredi ve banka kartlarıyla yapılan harcamalar ile Türkiye’ye toplam 5 milyar 108 milyon dolar döviz girdisi sağlandı. Bu rakamın 3 milyar 66 milyon dolarını yabancıların Türkiye’de yaptığı alışverişler, 2 milyar 42 milyon dolarını ise nakit avans çekimi oluşturdu.

Plastik kart sayısı 113 milyonu aştı

BKM verilerine göre 2010 yılı eylül sonu itibariyle Türkiye’deki kredi kartı sayısı 46 milyon 221 bin 53 adede ulaştı. Banka kartı sayısı 67 milyon 391 bin 63, otomatik vezne makinesi (ATM) sayısı 26 bin 607, satış noktası terminali (POS) sayısı ise 1 milyon 817 bin 177 adede yükseldi. 2010 Eylül ayı itibariyle yerli ve yabancı kredi kartları ile yurt içinde yapılan işlemlerin adedi 1 milyar 518 milyon, toplam kredi kartı işlemleri cirosu ise 173 milyar 676 milyon liraya ulaştı.

Sağlık yalanlarına katkı…

Dr. Mustafa Yuluğ
Geçenlerde sabaha karşı kanalları karıştırırken bir hocamızın (Prof. Canan Karatay Efendigil) beslenmeye dönük açıklamalarını dinleme fırsatı yakaladım. Aklımda kalabilen bazı hususlar şöyle:
- Kolestrol yüksekliği diye bir hastalık yok. Bu daha çok ilaç firmalarının satışlarını artırmak için başvurdukları bir tema.
- Her sabah iki yumurta yemek gerek. Ayrıca, tereyağı, zeytinyağı, özellikle çok yaşlı olmayan hayvanların etleri rahat yenebilir.
- Her türlü sebze ve şekeri az olan meyveler yenebilecek.
- İşlenmiş ve katkılı gıdalardan (sosis,salam,katkılı çorbalar,vb) kaçınılacak.Buna karşılık, örneğin, pastırmalı yumurtanın    çok iyi bir besin kaynağı olduğu söylendi, pastırma kurutulmuş et            olduğu için.
- Yoğurt, ayran, peynir çok yararlı besinler. Ancak, Hocamız yoğurdun evde yapılmasını öneriyor. Sanayi yoğurdunun farklı olduğunu söylüyor.
- Esas zararlı olan girdinin çeşitli biçimlerde vücuda alınan şeker ya da şeker yapıcı maddeler olduğu belirtildi. Bu yüzden ekmek, pilav, makarna, tatlılar, şekerli içecekler çok zararlı sayılıyor. Bir dilim ekmeğin üzerine şekerleri dizin ve yediğinizde bu kadar şeker alıyorsunuz, dedi Hocamız. Pilav yemenin de kaşık kaşık toz şeker yemekten farkı yokmuş. Bu tür girdiler trigliserit denen    maddeyi çoğaltıyor ve dolayısıyla yağlanma artışı meydana    getiriyorlarmış.
- Açlık şekerinin 100, tokluk şekerinin 140’ın altında olması gerekiyormuş.
- Günde iki kadehten fazla içki tansiyonu ilaçla falan tedavi edilemez biçimde yükseltiyormuş.
- Her gün bir saat yürüyüş yapacağız.
- Kilolu insanlar kilolarca yağın hamallığını yaptıkları için önce        bunlardan kurtulmaları gerekiyormuş.- Hocamız özellikle gazlı içeceklerin asla alınmamasını öneriyor.Google’da bu konuda epey bilgi var. Başka yerlerde de okudum. Doğru beslenme işine çocukluktan itibarenbaşlamanın gerektiği hep söyleniyor. Artık 2.tip şeker hastalığı küçücük çocuklarda bile görülmeye başlanmış. İngiliz hükümetinin okullarda doğru beslenme yönünde önlemler almaya başladığını BBC’den öğrendim. Amerikan halkının büyük bölümünü obez yaptılar da hala bir önlem almaya kimsenin niyeti yok. Gıda şirketleri dünyayıyöneten yönetim kurulunun çok etkili üyelerinden çünkü. SovyetlerBirliği rejiminden kurtulmalarını önce gazlı içecek ve köfteli sandviçdükkanlarını kurup yaymaya başlayarak kutladılar, malum.

Şeker Rezaleti!

Türk Tabipler Birliği Tarım, Gıda **ve** Beslenme Komisyonu Başkanı

Prof. Kenan Demirkol *

——————————

Hocam, Başbakan’ın sözlerinden önce şunu sormak istiyorum. Gelirken bir arkadaşıma rastladım, kilolarından şikayetçidir hep. Ona “Canının istediğini ye ama çok hareket et” dedim. Yanlış mı yaptım acaba*?

-Sağlıklı kilo vermede spor asla yeterli olmaz. Bugün şişmanlık, kaloriye dayandırılıyor. Oysa kalori hesabı fiziksel bir özellik. Gıdaların kimyasa  özellikleri de var. Siz sadece kaloriye baktığınız zaman o kimyasal özellikleri tümden yok sayıyorsunuz. Mesela bizim bugünkü konumuz da olan *şeker kendi başına eklem kıkırdağını eriterek dizde kireçlenmeye yol açıyor* ve o kadar yaygın ki bu hastalık! Diz protezi, kalça protezi yapılmasının başlıca nedeni şeker. *Damarları tıkayan da sanılanın aksine kolesterol değil, şeker. Yani şeker sadece kalorisi ve şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış. Kesinlikle.

**Peki ne kadar şeker kullanabiliriz?*

-Günde 8 kesme şeker hakkınız var. Başka hiçbir meyve ya da bal, reçel yememişseniz tabii.

** Ben sabahları bir tatlı kaşığı bal yiyorum…*

-O zaman 6’ya iniyor şeker hakkınız. Bal ağırlıklı olarak fruktoz içerdiği için, yiyeceğiniz meyveyi de üçte bir oranında düşürmeniz gerekir.

** Peki hangisi daha zararlı? Tuz mu, şeker mi?*

-Kesinlikle şeker.*

** Tuz için de “Günde en fazla 6 gram alın” deniyor…*

-Tuz konusunda yeni çalışmalar var, bugüne kadar yapılan kısıtlamaların çok da doğru olmadığını gösteren… Mesela siz tuzu terle vücuttan atabiliyorsunuz ama şekeri atamıyorsunuz. *Şeker direkt olarak size popo ve karın yağı olarak geri dönüyor. Oralarda depolanan yağın ise getirdiği bir sürü olumsuzluk var. Kalp hastalığı, damar sertliği gibi*…

ÇOK MEYVE YİYEN MÜTHİŞ BİR ERKEK GÖRDÜNÜZ MÜ?

** İyi ama bazı dönemlerde tatlı yeme ihtiyacı artıyor insanın. O zaman ne yapacağız?*

-Vücudun şeker talebi yoktur. Ama biz sürekli şekerle beslendiğimiz zaman, vücudumuz zararlı olduğunu bildiği için şekeri metabolize edecek olan insülini hazır bekletir. Dolayısıyla sürekli fazla şeker ya da nişastayla beslenen kişinin açlık kan insülin düzeyi yükselir. Açlık kan insülin düzeyi yükseldiği zaman kan şekeri düşer. Kan şekeri düştüğü zaman, “Eyvah kan şekeri düşüyor” sinyalini vücut size nasıl yansıtır? Mide özsuyunu salgılatarak, size açlık hissettirerek… O yüzden de siz aşerirsiniz. “Reçel kavanozu nerede?” diye aranmaya başlarsınız. Halbuki 100 yaşını aşan insanların ortak özelliği nedir diye bakıldığında açlık insülin düzeylerinin düşük olduğu görüldü.

** Yani uzun yaşamanın temelinde şeker yememek yatıyor… *

-Evet. Açlık insülin düzeyini düşük tuttuğunuz oranda sağlıklı ve uzun yaşarsınız. 1700 yılından kalma İngiltere’ye ait istatistikler var elimizde. *Kişi** başına yıllık bildiğimiz şeker tüketimi ne kadar biliyor musunuz? 5 gram! Yani yaklaşık 1 kesme şekeri kadar*. Kesme şekeri 4 gram gerçi ama… *Demek ki, şeker bir ihtiyaç değil*. Tam tersi, sonradan tamamen alışkanlık olarak soframıza girmiş. 1801 yılında şeker pancarından da şeker üretilmeye başlanmış ve Almanya’da ilk pancardan şeker üreten fabrika kurulmuş. Sonra bütün Avrupa’da ard arda şeker fabrikaları açılmış. 1815 yılına gelindiğinde İngiltere’de kişi başına şeker tüketimi, 115 yıllık süre içinde tam bin 200 kat artmış ve 6 kiloya çıkmış. Bugün Orta Avrupa’da yıllık kişi başına şeker tüketimi bir kişinin kendi beden ağırlığından fazla; tam 70 kilo! Ve  1815’ten günümüze kadar şeker tüketim artış eğrisiyle, kanser, kalp hastalığı, inme, diyabet ve obezite gibi kronik hastalıklarda artış eğrisi bire bir örtüşüyor.

**Merak ettim, siz şeker kullanıyor musunuz?*

-Hiç. 38 senedir ne çayıma ne kahveme şeker koyuyorum. Onun dışında tatlı hiç yemiyorum.

**Ama hep denir ki şeker, yani glikoz beyin hücrelerini çalıştırır…*

-Doğru, çok iyi hatırlattınız. Eritrositin, omurilik ve beyin hücrelerinin enerji kaynağı glikozdur. *Ama şeker yiyerek daha akıllı olmuş bir insan gördünüz mü siz? Çünkü vücut gereksinim duyduğu o glikozu yağdan da, proteinden de kendisi üretmeyi becerebiliyor*. Mesela spermin enerji kaynağı fruktozdur. Peki siz hiç çok meyve yiyen müthiş bir erkek gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü testis hücresi spermin ihtiyaç duyduğu fruktozu kendisi üretir. Fruktoz çok dikkatli alınmalıdır. Çünkü, şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker, yani bilimsel adıyla ‘sakaroz’ (bir yapay tatlandırıcı olan sakarinle karıştırılmamalı) iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır*. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar*.

** Nasıl?*

-Eğer çok fazla miktarda şeker yemişsek, *gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır*. Bu fazla şeker, insülin aracılığıyla ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek, ki vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır ve orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü, ya da insülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecektir. *Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacaktır*. Ama insülin salgılanırken bir de leptin denilen tokluk hormonu salgılanır. Dolayısıyla belli bir miktar glikoz yedikten sonra vücut “Pes” diyor, “Artık yeme!” Doyuruyor sizi. Yani hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş oluyor. Şekerin *ikinci bölümü olan fruktoz ise; insülin salgılatmadığı için tokluk hissi de yaratmaz. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. İşte bu çok tehlikeli  . Fruktozun günde 15 gram kadarı vücudumuzda değişik kimyasal süreçlerde kullanılabiliyor. Eğer bundan fazla fruktoz alınırsa karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Amerika’da *son 30-35 yıldır ortaya çıkan obezite salgını, meşrubatların, bisküvilerin, dondurmanın ya da diğer tatlıların mısır şurubuyla, yani fruktoz ağırlıklı  üretilmiş olmasına bağlanıyor. Çok şükür biz de Amerikanlaştık!**?**Çünkü bizde de mısırdan tatlandırıcı üreten 5 fabrika var. Baklava şerbeti bile artık mısır şurubundan üretiliyor.*.. Böylece eskiden baklavayla şişmanlamamızdan daha fazla şişmanlamamız sağlanmış oldu.

** Ama meyvedeki fruktoz doğal? *

-Doğal sözcüğüne bayılıyorum. Akrep zehiri de doğal, bir porsiyon ister misiniz*??İster dondurmadan ister elmadan alın, fruktoz fruktozdur. *15 gramdan fazlası alındığında yağa dönüşür, kolesterolü oksitleyerek damar sertliğine yol açar*. Ama yine de meyvenin meyve suyuna üstünlüğü var. Meyve suyunda hiç posa bulunmadığından, fruktoz tümüyle emilirken, meyvedeki posa fruktozun hiç değilse bir bölümünün emilmesini engellemektedir. Ama posa da meyveyi tümüyle masumlaştırmamaktadır. Yani siz fazla meyve yiyerek kendinize iyilik ettiğinizi düşünüyorsunuz. *Ama bir avuç trigliserit elde ediyorsunuz*.

SİZİ KADIN, BENİ ERKEK YAPAN KOLESTEROLDÜR*

** Bu trigliseritin önemi ne peki?*

-Kolesterol masum bir maddedir. Ve bütün hormonlarımızın hammaddesidir. Sizi kadın, beni erkek yapan kolesteroldür. Kolesterol olmazsa hormonlarımız olmaz*. Nitekim sıfır beden mankenlerimizin kolesterol almadıkları için hormonları çok azalır ve adetten kesilirler. Ve maalesef tamamen sağlıklarını kaybederler*. Anne sütü o yüzden kolesterolden zengindir*. Doğa kendi kendine zarar vermez. Çocuğun kolesterole ihtiyacı var ki, anne sütünde de kolesterol var. *Ama eğer siz kolesterolün oksitlenmesine yol açarsanız o zaman damar sertliği olur*. *Dolayısıyla kolesterolün kendisi zararlı değil, oksitlenmiş kolesterol zararlı.* Kolesterolü oksitleyen dört madde var. Bunlardan biri de fruktoz. Dediğim gibi sihirli sınır da 15 gram fruktoz. Diyelim ki biz bir restorana gittik ve Sayın Başbakan’ın önerdiği gibi bonfilenin yanında bir bardak şarap içmedik, sağlıklı olalım dedik, o yüzden bir bardak *taze sıkılmış portakal suyu içtik. Bir bardak portakal suyunda yaklaşık olarak 60 gram şeker, 30 gram fruktoz vardır. Bu miktar ise 15 gram sınırını aşıyor. Dolayısıyla yemekte bonfileden aldığımız kolesterol meyve suyundan veya meyveden aldığımız fruktozun fazlasının karaciğerde trigliserite dönüşmesi sonucu oksitlenerek damar sertliğine yol açıyor. Yani ne olur şarapta kalalım! Çünkü şarap antioksidandır. Özellikle kırmızı şarap *. Beyaz şarap beyaz üzümden, kırmızı şarap kırmızı üzümden yapılır diye bir ayrım yoktur. Kırmızı şarabın önemi, üzümün kabuklarıyla birlikte ezilip mayalanmasından gelir. O yüzden beyaz şaraptan daha değerlidir. Çünkü üzümün kabuğunda antioksidan bir sürü madde vardır ve bu antioksidanlar da damar sertliğine ve kansere karşı koruyucudur.

YEMENİZ GEREKEN EN SON ŞEY BEYAZ PEYNİRLE KARPUZ*

** Çoğu beslenme uzmanı meyve ve sebze serbest diyor…*

-Bir kere meyve ve sebze aynı satıra yazılmayı hak etmiyor. Meyveden almak istediğimiz tüm antioksidanlar, vitaminler ve mineraller sebzede de var*. Halbuki meyvede, sebzeden farklı olarak oksitleyici şeker mevcut. Burada Taş Devri Diyeti önerenlere bir hatırlatmamız olmalı. O dönemki meyvelerin şeker içeriği bugünkü meyvelerden üç kat daha azdı. *Kültür bahçeciliği ile biz meyveleri giderek şekerlendirdik*. Yani 10 bin sene önce elmanın şeker içeriği bugünkü domatesin şeker içeriği kadardı. Biz aslında meyveleri sağlığımıza zarar verecek hale getirdik. O yüzden Taş Devri Diyeti’nde “İstediğiniz kadar meyve yiyin” deniyor. Ama hayır. Meyve sakıncalı. İçindeki fruktoz oranı yüzünden sakıncalı. Şimdi gelelim yine Başbakan’a…

Başbakan, alkol içeceğinize meyve yiyin diye bilime son derece aykırı bir ifade kullandı.

** Vallahi ben yıllardır Başbakan’ın söylediği gibi yapıyorum. Hiç içki içmiyorum ve çok meyve yiyorum. Özellikle de üzüm…*

-Ve kendinize zarar veriyorsunuz. Çünkü bütün meyveler hem glikoz hem früktoz hem de o ikisinin birlikteliğinden oluşan sakaroz içerir. Unutmayın, bugün Amerika’da *alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli* gereksinimi duyuluyor.

** Öyleyse ne kadar meyve yiyebiliriz?*

-Meyveleri, az, çok ve orta şekerli diye, tabii ki geçişler var ama kabaca üçe bölmemiz mümkün. İlkbahar meyveleri, *kiraz, vişne, erik, kayısı bir dereceye kadar az şekerli meyveler arasına giriyor* ve başka hiçbir şeker tüketmediyseniz, yani hiç pasta kek yemediyseniz, çayınıza, kahvenize şeker katmadıysanız, günde 400 gram bu meyvelerden yiyebilirsiniz. *Elma, armut, şeftali, portakal mandalina* orta şekerli meyveler sınıfına giriyor. Bunlardan da 300 gram yiyebilirsiniz. Ama yine çayınıza, kahvenize hiç şeker koymamış , sabah kahvaltıda bal ve reçel yememiş olmak koşuluyla. Eğer yediyseniz onları da bu miktardan düşmek gerekir. *İncir, muz ve üzüm* gibi çok şekerli meyvelerden ise günde en fazla 200 gram yiyebilirsiniz. Yani yaklaşık olarak 3-4 incir, bir muz gibi…

** Peki ya karpuz ve kavun?*

-Karpuz az şekerli meyve sınıfına giriyor. Kavun da az şekerli ile orta şekerli arasında… Ama ben biliyorum ki mesela “Yazın ne yemeli?” diye bir diyetisyene sorduğunuz zaman, “Hafif yemeli. Mesela beyaz peynir ve karpuzla öğlen yemeğini geçiştirmeli” der. *Tebrik ederim, yapmanız gereken en son şey bu. Çünkü beyaz peynirden aldığınız kolesterolü karpuzdan aldığınız fruktozla oksitleyerek damar sertliğine yol açmış oluyorsunuz*. Ama buna karşın yağsız bir kuzu şiş yeseniz, yanında da bir bardak şarap içseniz hiçbir damar sertliği olmaz… Bu arada, sorunuza gelecek olursam*, karpuz bir dilim yenir, ama bir dilim karpuz yiyen insan görmedim şimdiye kadar. Halbuki en fazla 400 gram, yani bir dilim yenmelidir. Fazlası sağlığa zararlıdır.

** Yani içki meyveden daha mı ehven-i şer?*

-Alkol sınırını Dünya Sağlık Örgütü belirledi*. Alkol karaciğer için bir toksik maddedir. Bu kesin*. Bu toksik madde karaciğerde detoksifiye ediliyor, yani zararlı etkisi ortadan kaldırılıyor. Ama karaciğerin de bir sınırı var. Erkekte bu sınır, *günde 20 gram alkoldür*. Kadında ise yarısıdır; 10 gram.

** Peki neye tekabül ediyor 20 gram alkol?*

-Bir duble rakıya tekabül ediyor günde. Veya 300 ml. biraya (bir şişe), veya 100 ml. şaraba (küçük bir kadeh*). Bu arada kadınlara bu oranların yarısını, mesela yarım kadeh şarap öneriyoruz. Özellikle şarap az içildiği takdirde hem damar genişletici etkisinden dolayı dolaşımı rahatlatır, hem de antioksidan içeriği açısından kansere, kalp hastalığına ve damar sertliğine karşı koruyucu etki gösterir. Bir küçük kadeh şarap içmek, her gün de içilse sağlığa katkı sağlar, zarar vermez. Ha, dini açıdan buna yaklaşırsanız, ben din bilimcisi değilim. Ama sarhoş olmanın yasak olduğunu biliyorum. Eğer din alkolü kesin bir şekilde yasaklıyor olsaydı, yediğimiz her meyvede çok az miktarda alkol var, meyveyi de yasaklardı.

** Ama bilim de alkole bir sınır, dolayısıyla bir yasak getiriyor…*

-Elbette.

** Peki neden kadın-erkek ayrımı var?*

-Kadının metabolizması farklı. Bunun yüzde 100 şu nedenle olduğu söylenemiyor. Ama kadınlarda daha düşük orandaki alkolün karaciğerde hasara sebebiyet verdiği saptanmış durumda. O yüzden Dünya Sağlık Örgütü, üst sınır olarak erkeğe günde 20 gram alkol önerirken, kadına 10 gram alkol öneriyor. Yani yarısı kadar…

** Peki haftanın üç günü birer kadeh içilse?*

-Bu soru çok sık soruluyor bana. “Ben 6 gün içmeyeyim ama 7’nci gün dört duble içeyim” diye… Hayır. Önerilen dozun her aşıldığı durum ciddi bir darbe vuruyor karaciğere. O yüzden her gün için ama bu sınırı dikkate alın.

*HER**?**GÜN**?**YARIM**?**KADEH**?**KIRMIZI**?**ŞARAP FAYDALI*

**Ben hiç içmiyorum…*

-Bence her gün yarım kadeh kırmızı şarap sağlığınıza olumlu etki sağlar. Rahatlatır, sonra antioksidan kaynağı olarak çok önemlidir. Alkolün sınırlarını bilip o sınırlara özen gösterirseniz, şaraptan veya rakıdan korkmanız gerekmiyor. Ama sınırınızı bileceksiniz.

** Peki içkinin fazlası ne yapıyor vücuda?

-Bir kere kalorisi yüksek olduğu için kilo fazlalığı yapar. Yani bütün o şişmanlığın getirdiği olumsuzlukları yanında taşır ama her şeyden önce karaciğeri zehirler ve karaciğer yetersizliğine neden olur. Tıpta, matematik gibi eşittir işareti hiç yoktur. Yani “Sen şunu yaparsan şu olursun!” Siz doğada bir ağacın üzerinde tıpkı iki yaprak gördünüz mü? Hep bir biyolojik değişim vardır. Ama çok ender olarak eşittir işareti vardır tıpta da. O da alkolü fazla tüketirsen karaciğer yetersizliği gelişir. İki artı iki eşittir dört gibi…

** Başbakan belki bu konuda haklı olabilir?*

-Başbakan, ne olur insanların beslenmesine karışırken, sağlıkta dönüşüm diye ciddi bir paket ortaya atarken, insanların hasta olmamasını sağlayan bir sistem sunsun. Hastaları üç dakikada muayene edip, “Performans alacağım” diye koşan hekim orduları yaratmayı başarı gibi göstermesin! Siz değerinizin kaç lira olduğunu biliyor musunuz? Sizin değeriniz 3 lira! Devlet hastanesinde bir hekim, bir hasta gördüğü zaman karşılığında aldığı para 3 lira. Bugün bir hekimin çıplak maaşı bin 200 lira. Eğer 4 bin lira gibi bir aylık gelir elde etmek istiyorsa hekim, günde 100 hasta bakmak zorunda. Peki bu mudur Türk insanına görülen reva?

Metro Bank Kart faizlerini nasıl indirdi?

HARRISBURG, Pa., Sep 27, 2010 (BUSINESS WIRE) — Metro Bank today announced the launch of America’s Next Great Credit Card, a personal Visa(R) credit card that is expected to instantly win customers thanks to an amazingly low interest rate and lack of fees.

The Metro Bank Personal Visa Credit Card features a 9.90% annual percentage rate, no annual fees, no late fees and no balance transfer fees.

According to Index Credit Card’s Credit Card Monitor, the average consumer credit card rate was 16.79% APR as of Aug. 31.

“Other credit cards offer low rates as teasers or waive fees only for a limited time,” said Metro Bank Chairman, President and CEO Gary L. Nalbandian. “Metro Bank’s new Personal Visa Credit Card breaks the mold. The rate starts lower and stays lower. And when we say there are no balance transfer fees or late fees, we don’t mean for just six or 12 months. We mean there are no balance transfer fees or late fees, period.”

Known for conveniences like seven-day branch banking and free coin counting, Metro Bank’s credit card services also include online account access and a 24/7 live customer call center.

Customers can apply by visiting their nearest Metro Bank store or calling the bank toll-free at 1-800-296-1015.

Not an offer or solicitation for a credit card. Qualification is based on an assessment of individual credit worthiness. For terms and conditions, visit www.mymetrobank.com.

Sn. Aydın Ayaydın’ın uyarısı ciddiye alınmalıdır

Yargıçlar, baktıkları davada taraf olan kurumların seminerlerine katılmalı mı?

Hâkimler ve savcılar adalet dağıtır. Üstelik çok zor şartlar altında. Davaların birden fazla tarafı vardır. Kararlar bir tarafı mutlu ederse diğer tarafları da doğal olarak mutsuz eder. Ancak yargıç kararı, teraziden geçmiş kabul edilir ve taraflar o karara saygı göstermek zorundadır. Kaldı ki, yerel mahkemenin kararları bir de Yargıtay süzgecinden geçer.

Peki her yargı kararı doğru mudur?

Elbette yanlış kararlar da vardır. Yargı mensubu kararını bağımsız ve vicdani kanaati ile almış olmalıdır. Arada bir yanlış karar olur ise ki mutlaka vardır, gölgeleyen bir olay olmaması halinde, o karar yanlış olsa da herkes yargının verdiği karara saygı duymak zorunda.

Yargıçlar eğitim seminerlerine katılmalı

Yargı mensupları, değişen kanunlara yönelik uygulamalarda ve bazı uzmanlık gerektiren konularda kendilerini yenilemek zorunda. O nedenle kısa süreli de olsa seminer, panel gibi eğitim çalışmalarına katılmaları gerekebilir. Ancak bunların ya üniversiteler ya da Adalet Bakanlığı’nca düzenlenmiş olması koşuluyla. Bakanlık, eğitim programlarını hafta sonlarında beş yıldızlı otellerde düzenlemeli, hâkim ve savcıların aileleri birlikte katılmalarını sağlamalıdır.

Hepimiz görüyoruz ve biliyoruz ki, mahkemelerde en önemli davaları bulunan bankalar, ya üst birlikleri olan Bankalar Birliği ya da kredi kartları konusunda BKM vasıtasıyla Abant’ta veya Antalya’da 5 yıldızlı otellerde, yargı mensuplarına yönelik hafta sonları eğitim semineri adı altında toplantılar düzenler. Bu toplantılara bazı mahkeme Başkanları, üyeler, cumhuriyet savcıları, Yargıtay üyeleri ve hatta Bakanlık mensupları davet edilir ve tüm masraflar; Bankalar Birliği ya da BKM tarafından karşılanır. Bu toplantılara bankaların çok çok önemli davalarına bakan hâkim ve savcıların yanında, o mahkemelerdeki davalarını yürüten banka hukuk müşavirleri ve de avukatları da katılır. Bu ne kadar doğru?

Yargıcın eğitim biçimini Anayasa belirlemiş

Bunda ne var denilebilir. Eminim ki katılan yargı mensupları son derece iyi niyetle davete icabet etmişlerdir ve karar alırken bunların etkisi altında kalmazlar. Diyelim ki davet eden ve bu yargıçların baktığı davalarda dosyaları bulunan bankalar da tamamen iyi niyetli. Yine de bu doğru değildir. Hâkimlik ve savcılık mesleği çok kutsal ve de özen gösterilmesi gereken bir meslektir. Nitekim Anayasamızda hiçbir kurum için öngörülmezken sadece hâkimlik ve savcılık mesleği için “meslek içi eğitim”in nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. T.C. Anayasası’nın 140. maddesinde; “Hâkim ve savcılık mesleğinin “meslek içi eğitimi” kanunla belirlenir” deniliyor. Demek ki, hâkim ve savcılarımızın meslek içi eğitiminin ne şekilde yapılacağını kanun belirleyecektir. Böyle bir kanunda da hâkim ve savcıların, baktıkları davaların tarafı olan kurumlar tarafından eğitilmesi öngörülmez. O kurumlar, Adalet Bakanlığı ve üniversitelerimiz olacaktır.

Davanın diğer tarafı da eğitim gezisi düzenlerse

Tamamen iyi niyetle eğitim seminerlerini düzenleyen bankalarımızı bir tarafa bırakıyor, tersinden bir örnek vermek istiyorum. Kamu bankaları dahil tüm bankalar TTK’ye göre kurulmuş birer anonim şirkettir. Diyelim ki, banka olmayan X şirketinin bir mahkemede çok önemli bir davası var. Bu X şirketi de Dubai’nin en güzel 7 yıldızlı otelinde hafta sonunda hâkim ve savcılara yönelik bir eğitim semineri düzenlemeye ve davasına bakan hâkim ve savcıyı da davet edip tüm masraflarını karşılamaya kalkarsa bu doğru olur mu? Elbette olmaz. Bu doğru değilse, mahkemelerde en büyük taraf olan bankaların da eğitim semineri adı altında bu tür davetler düzenlemesi ve davetlere yargı mensuplarının icabeti de doğru değildir.

Bakanlık bu olaya el atmalı

Büyük görev, Adalet Bakanlığı ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na düşüyor. Bakanlık, bütçesine ödenek koyar; ister yurt içinde, ister yurt dışında, hangi hâkim ve savcının eğitim seminerine katılma ihtiyacı varsa 5 yıldızlı otel ödeneğini, yolluk ve yevmiyesini karşılar, o hâkim ve savcı da aslanlar gibi gider eğitimini alır, cebinden çıkardığı para ile otel ve yemek masrafını öder ve döner. Böylece de hiç kimseye karşı mahcup olur muyum diye bir endişe taşımadan bağımsız olarak kararını alır. Kimse de tek bir laf edemez

Aydın Ayaydın

Vatan 2/11/2009

Havale Masrafları ve Mevduat Vadesi

TBB Başkanı Ersin Özince, yönetim kurulu üyeleriyle birlikte Denizli Sanayi Odası’nı (DSO) ziyaret etti. DSO Başkanı Müjdat Keçeci, Denizli ekonomisinin yapısı hakkında bilgi verdi. Türk bankacılığı ve sermaye piyasasının gelişmekte olan ülkelerin ortalamasına dahi henüz ulaşamadığını vurgulayan Ersin Özince ise, “Bunun için bu sektörlerimizin büyütülmesi lazım ki, Türk müteşebbisinin ihtiyaçlarını karşılayabilsin. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Türkiye’nin refahını karşılayabilsin. Sektörümüzün çok daha gelişmeye ihtiyacı olduğunu devletimizin yönetimine sürekli iletiyoruz. Bunun için çareleri de gösteriyoruz” dedi.
Halen bankacılık sektöründe uzun vadeli kaynakları olmadığını belirten Özince, “Her şey çok iyi diyoruz ama bankacılık sektörüne 3 aydan fazla mevduat gelmiyor. Bankacılık sektörü ülkesinde tahvil veya başka bir surette uzun vadeli Türk Lirası finansmanını sağlayamıyor. Sınai ve altyapı yatırımlarını yaptığımız yıllardaki gibi devletin ön ayak olduğu reeskont kredileri, uzun vadeli teşvik kaynaklar artık yok. Rakibimiz olan Çin ve Güney Kore gibi ülkelerde var. Kısacası biz bankalar, bize ne gelirse onu aktarıyoruz” diye konuştu.

Özince, “Türk bankacılık sektörü, 2007 krizinde dahi 20 milyar doların üzerinde bir yapılandırma yapmıştır. Sorunlu kredi oranı çok büyümüştür. Bankacılık sektörü bunu bir şekilde çözmüştür, çözmeye çalışmıştır. Yanlış veya hoşa gitmeyen, sıkıntılı konular da ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu maalesef bankacılık sektörünün de idari inisiyatif kullanamadığını, yani kuralların, mevzuatın gereği ortaya çıkmıştır. Yoksa, biz bu ülkenin bankacıları, bu ülkenin işadamlarının bankacısıyız. Bizim başka bir niyetimiz yok” dedi.

Türkiye’nin daha vadeli bir finansman yapısına kayması gerektiğini vurgulayan Özince, “Biz sıcak para diyoruz, yabancı sıcak para gelsin diyoruz ama aslında bizim yerli paramız da sıcak. Bunu, TOBB’la mutabakat içinde uzun yıllardır söylüyoruz. Yani kimi zaman dışarıya yansıyanların tersine, Türk bankacıları Türk işadamları ile tam bir mutabakat içindedir. Ufak tefek güncel anlaşmazlıklar, sıkıntılar hariç” diye konuştu.

HAVALE ÜCRETLERİNİN YÜKSEKLİĞİ

Ersin Özince ve bankaların genel müdürleri daha sonra Denizli Valisi Yavuz Erkmen’i de makamında ziyaret etti. Özince burada basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Özince, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan‘ın, bankalararası havale ücretlerinin yüksek olmasından yakınıp taksiyle kendi götürse daha ucuza geleceği yönündeki açıklamasının anımsatılması üzerine şunları söyledi:

“Denizli ziyaretimizde işadamlarıyla görüşmelerimizde, havale komisyonundan çok daha önemli görüşmelerimiz olacak. Öncelikli konularımız Türkiye’de üretimin, istihdamın, dış ticaretin dolayısıyla Türk insanının refahını geliştirilmesini sağlamak. Konularımızı bu kadar kısıtlı alanlara sokmuyoruz. Havale ücretleri hususu BDDK ’nın 10.kuruluş yıldönümünde Başbakan Yardımcımızın dikkatini çekecek kadar önemli bir husus haline gelmişse, buna da serbest piyasa ekonomisi, rekabet koşulları içerisinde çare bulunacaktır. Bizim konumumuz bugün ümit ediyorum ki, işadamlarımızla Türkiye’nin yarınlardaki rekabet gücü için nasıl yatırımları yönlendirebiliriz, nasıl istihdamı arttırabiliriz bu olacak.”

Diyor, sektörün duayyeni, ve çok değerli,  açık sözlü kişiliğiyle Ersin Özince. Açık sözlülüğünü takdir etmemek elde değil.

Lakin, yine de iki konu aklımıza takılıyor.

Birincisi sektöre hala üç aydan fazla vadeli mevduatın gelmediğinden şikayet ediyor. Ama bir yıllık mevduta verilen faizin üç aylığa verilenden yarın puan bile farkı yok. Bu zaten bankanın üç aydan uzun vadeli mevduatı istemediğini gösteriyor. Kim kime şikayet ediliyor, bu belli değil.

İkincisi ise havale ücretlerinin yüksekliği konusunu es geçiyor, önemsemiyor. Konunun piyasa serbestisi prensibine uygun olduğunu, liberal ekonominin piyasaları düzenleyen görünmez elinin bu konuyu da düzenleyeceğini belirtiyor.  Ancak herkesin bildiği bir şey varsa o da serbest piyasa kurallarının en az işlediği alanının bankacılık olduğudur. Çünkü piyasaya giriş ve çıkış çok sıkı kontrola ve izne bağlıdır. Bu şartlarda serbest piyasaların görünmez elinin bankacılık sektörüne uğramayacağı da açıktır. Kendimizi kandırmasak diyorum.

Müzik Keyfi

bahce

Kitaro – 05 – Golden Mask

Kart Hamili Koruma ve Kollama Yönetmeliği

imagesTemerrüde düşmüş kart borçlularının sayısında ne zaman artış olsa bizim ülkede hemen gündemin birinci sırasında yerini alır konu. Doğal olarak herkes ortada bir sorun var, çözüm gerekir diye dövünmeye, sorumlu aramaya başlar.

Gözlerin ilk çevrildiği yer de, bermutat BDDK olur.

Kart konusunda önerilen çözümler de her zaman, kartı yasaklama, kullanımını azaltma, kartı kredi aracı olmaktan çıkarma yolunda öneriler olur.

Devleti hayatın her alanından çıkarmayı, olabildiğince fonksiyonsuzlaştırmayı, ekonomik alandaki her türlü müdahalesini ortadan kaldırmayı, devleti seyirci durumuna getirmeyi liberallik ve demokrasi adına yıllardır savunan bu toplum, nedense konu kredi kartları olunca derhal yasaklayıcı, müdahaleci devletçi bir ekonomi anlayışına dönüveriyor.

Banka ve Kredi Kartları Yönetmeliğinin kart limitlerinin tespitine ilişkin 22. maddesinde yapılması öngörülen yeni bir değişiklik, kartları kredili kullanmayı ciddi bir ayıp haline getirecek. Öngörülen değişiklik;

“En az üç dönem üst üste, asgari ödeme tutarı ile toplam dönem borcunun %50’si arasında ödeme yapılan kredi kartlarının limitleri, dönem sonu borcunun tamamının ödenmesine kadar artırılamaz ve bu tür kartların nakit kullanımına kapatılmasına yönelik tedbirler alınır”  demekte.

Kamu otoritesi, kart hamillerini koruma güdüsüyle onları kredi kartı kullanmaktan vazgeçirmeye çalışıyor sanki. Kartları sadece ödeme aracı olarak kullanın, kredi kullanmayın. Kredi ihtiyacınız için bireysel kredilere başvurun demek istiyor. Kamu otoritesi sürekli kredi kullanan kişiler için, “zor durumdalar, bunlara göz kulak olmazsak kendilerini batırırlar” düşüncesi ile, bankalara uyarıda bulunuyor bu kişilerin kredi limitini artırmayın ve bunlara nakit kredi kullandırmayın deme ihtiyacını duyuyor.

Devlet 1980 sonrasında  terk edilen “babalık” fonksiyonunu yeniden üstleniyor.

İyi mi kötü mü diye acele bir yorumda bulunmak bence doğru değil.

Ama bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler döneminin sonuna gelindiğinin ilanı olarak algılamak da yanlış değil.

Bu anlayışa dönen bir devletin bundan sonra özelleştirmeciliği savunması da kolay olmayacak gibi.

KMH Sorunu

casioUFUK ŞANLI / Sabah
Bankaların aylık yüzde 4.5 ila 5.5 arasında değişen faizlerle kullandırdığı ek hesaplara çeki düzen geliyor. Bankalar alarma geçti.
Sabah’ın gündeme getirdiği ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin’in de “Ya bankalar düzeltir, ya da biz düzeltiriz” diyerek sert mesajlar verdiği ek hesaplar konusunda bankalar da harekete geçti. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) çatısı altında toplanan 20 bankanın yöneticisi kamuoyundan gelen eleştirilere cevap vermek ve BDDK’ya karşı izlenecek stratejileri belirlemek için biraraya geldi. Görüşmede TBB’ye son dönemde Kredili Mevduat Hesapları (KMH) veya halk arasında bilinen ismiyle ‘ek hesaplar’ konusunda çok sayıda şikâyet geldiği ortaya çıkarken, şikayetlerin önemli bir bölümünün yüksek faiz oranlarından kaynaklandığı anlaşıldı. Toplantıda aylık faizi yüzde 4.5 ila 5.5 arasında değişen ve yıllık bileşik faizi yüzde 90′ları bulan ek hesaplar konusunda bankaların farklı stratejiler izlediği ortaya çıktı. Bazı bankaların faiz indirimini gündeme getirdiği öğrenilirken, bazıları da faiz indirmeden tüketiciyi ve BDDK’yı ikna etmek amacıyla çeşitli formüller üzerinde durduğu belirtildi. Yüksek miktarda ek hesap kullandıran ve buradaki faiz gelirinden vazgeçmek istemeyen bankaların, BDDK’ya, “Sen faize karışma, biz de uygulamaya çeki düzen verelim. Olay tatlıya bağlansın” şeklinde bir mesaj vermeye hazırlandığı ifade edildi. BDDK’ya yakın kaynaklar ise bankacıların böyle bir öneriyle gelmesi halinde çok sert bir cevap alabileceğini düşünüyor. Aynı kaynaklar, Kurul’un bu konudaki görüşünün ek hesap faizinin kredi kartı faiz oranlarına eşitlenmesi yönünde ağırlık kazandığını belirtiyor. Bu kaynaklar göre, bankalar açısından ek hesapların taşıdığı riskin kredi kartlarından daha fazla değil. Bu yüzde ek hesap faizinin kredi kartından yüksek olması haksız uygulamaya neden oluyor. Öte yandan TBB’deki toplantıda bazı bankaların telefon ve internet üzerinden ek hesap kullanımını teşvik etmesi de tartışma konusu oldu.

ANAPARAYA DOKUNMADAN FAİZ ALMAYA DEVAM EDİLİYOR
KMH hesaplarının toplam tutarı 30 Mart itibariyle 2.7 milyara ulaşırken, konuyla ilgili net bir düzenleme olmaması nedeniyle bankalar farklı yöntemler uyguluyor. Bazı bankalar, ay sonunda müşterisinin maaşı yatınca ek hesaptan çekilen borcun tamamını kapatırken, bazıları sadece kendi belirlediği asgari tutarı tahsil ediyor. Böylece yüksek faiz gelirinin devam etmesi sağlanıyor. Bir kısım bankanın ise tıpkı kredi kartında olduğu gibi, faizi tahsil ederek, anapara borcuna dokunmadığı belirlendi. Bu bankalar anaparaya dokunmadığı için müşterisine yüksek faiz işletmeye devam ediyor.

Şeker gibi…

“Son araştırmalar gösteriyor ki; şekerli gıdalara olan bağımlılık, uyuşturucu veya uyarıcılara bağımlı olmaktan daha etkili olmaktadır.

Fazla şeker alımı ile vücudunuzdaki insülin seviyesinin yükselmesi, yüksek tansiyona sebep olur ve kolestrol seviyesini yükseltir. Diğer bir deyişle kolestrolü toksinler ve zararlı hale getirir. Kalp hastalıklarını, aşırı kilo almayı ve yaşlanmayı hızlandırır, bağışıklık sistemini zayıflatır, varis oluşmasına yardımcı olur, baş ağrısı ve migrenin tetiklenmesinin sebeplerinden birisidir. Depresyona sebep olur. Protein absorbe edilmesini ve enzimlerin fonksiyonlarını zayıflatır. Kanserli hücreleri besler ve diğer birçok hastalıkları tetikler.

Dr. Mercola, 76 ways Sugar Can Ruin Your Health. www.mercola.com

Sigaradan da içkiden de daha zararlı olan bu maddeyi çoluk çocuk tüketmekte hiçbir beis görmüyoruz. Reklamlarına hiçbir kısıtlama koymuyoruz. Hatta yatırımlarına teşvik veriyoruz. Belediyeler sağlığı korumaktan sorumlu değil mi? Gıda kontrol genel müdürlüğü şekeri hala gıdadan saymaya devam edecek mi? Tüm şeker fabrikalarının mühürlenmesi gerekmez mi? Okul kantinlerinden şekerli ürünlerin temizlenmesi gerekmez mi?

Çocuklarınızın daha fazla zehirlenmesine göz yummayın!!!